|
|

1 Demokratik Açılım Süreci Nedir? Hangi amaca hizmet etmektedir? Bugünün dünyasında demokrasi, başta ekonomik kalkınma olmak üzere her alanda ilerleme ve gelişmenin temel zemini haline gelmiştir. Türkiye, güçlü ekonomisini ve itibarlı dış politikasını, son 7 yıldır demokratikleşme alanında attığı adımlar üzerine bina etmiştir. Bugün artık, "güçlü bir ekonomimiz olsun ama özgürlükleri kısıtlayalım", "Dış politikada aktif olalım, ama çağdaş demokratik düzenlemeleri erteleyelim", ya da "Ülkemiz güvenlik içinde olsun ama demokrasiden taviz verelim" gibi bir anlayışın başarı şansı kalmamıştır.
Ekonomi, iç politika, dış politika, sosyal yaşam demokratik hak ve özgürlüklerle iç içe geçmiş, birbirinden ayrılamaz bîr bütün oluşturmuştur. Türkiye ne kadar demokratikleşirse, demokrasi standartlarını ne kadar yükseltirse, uluslararası camiada da o kadar güçlü bîr hale gelecektir. Nitekim, 7 yıllık AK PARTİ hükümetleri dönemi bunun en güzel İspatı olmuştur. Ülkemiz, ekonomide tarihi başarılar elde etmiş, dış politikada saygın bîr konuma yükselmiş, sosyal yaşam farklı bîr mecrada ilerler olmuştur. Tüm bu ilerlemelerin temelinde ise demokrasi ve özgürlükler alanında atılan adımlar vardır.
Sorunları görmemek, görmezden gelmek, sorunlardan yüz çevirmek o sorunları ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorunlar büyük, kronik ve girift hale gelir, çözüm daha da zorlaşır. Bugün ülkemizde var olan birçok kronik mesele, zamanında çözüm için mesai sarf edilemediği için çözümü zor bir yapıya kavuşmuştur. "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" adını verdiğimiz yeni süreç, işte bu yıllardır çözülemeyen, çözümü için çaba sarf edilmeyen meselelerin cesaretle çözümünü hedefliyor. Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi; ülkemizin ilerlemesini, kalkınmasını, büyümesini, ulusal ve uluslararası itibarını yükseltmesini, milletimizin refah ve huzurunun artmasını, kardeşliğimizin pekişmesini engelleyen her sorun alanını çözüm yoluna koymayı amaçlıyor. "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi", başta terör meselesi olmak üzere, tüm etnik grupların, mezhep gruplarının, azınlık gruplarının meselelerini ve ekonomik sorunları ele almayı, bu sorun alanlarında iyileştirmeler yapmayı ve sorunları en aza indirmeyi gaye ediniyor. AK PARTî'nin kuruluş ilkelerinden birisi de Cumhuriyetimizin demokrasi, şeffaflık ve özgürlük alanlarını genişletmek ve bunu tüm toplum kesimlerine yaymaktır. Kâğıt üzerinde kalan hayata geçmeyen bir demokratik cumhuriyet değil hayatın her alanında uygulamalarla varlığı tam anlamıyla hissedilen demokratik bir cumhuriyet halkımıza yakışandır. Nitekim bu husus daha kuruluş aşamasında AK PARTİ programında çok net bir biçimde yer almıştır:
"Cumhuriyet, binlerce yıllık tarihîmiz içerisinde elde ettiğimiz kazançların en önemlilerindendir. Bütün gayretlere ve gelişmelere rağmen AK PARTİ, Cumhuriyetimizin Demokratik bir Cumhuriyet olması için bugüne kadar alınan mesafenin çok yetersiz olduğuna inanmaktadır." (AK PARTİ programı, 2001, sonuç bölümü) AK PARTİ, 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerin ardından tek başına iktidar olunca parti programındaki bu "Demokratikleşme" vaadini en seri şekilde hayata geçirmeye başlamıştır. Demokratikleşmenin önündeki bir dizi engel kaldırıldıktan sonra 81 ilin 80'inden milletvekili çıkararak, mîllî iradeyi temsil etmesi ile birlikte demokratik açılım sürecini bir milli sorumluluk olarak üstlenmiştir. Bireysel hak ve özgürlükleri arttırmak 72 milyonluk nüfusumuzun tek bir ferdinin bile kendisini "öteki" hissetmemesi; din, dil, mezhep, bölge, felsefî kanaat, siyasi görüş ve kültür farklılıklarını bîr zenginlik olarak kabul edip korumak devletin en temel görevidir.
Demokrasimizin standartlarının yükseltilmesi, çoğulcu bir bakış açısıyla tüm vatandaşlarımızın kendisini birinci sınıf Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hissetmesi, gayri memnun olanların memnun hale gelmesi, Cumhuriyet'e ve ülkeye bağlılık ve mensup olma bilincini pekiştirecektir. Bu süreç, bir yandan terörü bitirmeyi hedeflerken öte yandan terörün ürediği ve beslendiği ortamı ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Toplumların zenginliği kendi farklılıklarını toplumsal kaynak olarak kullanabilme yeteneği ile doğru orantılıdır. Bu kaynaklar aynştırıcı unsur haline dönüştürülebileceği gibi birleştirici ve geliştirici unsurlar haline de getirilebilirler. Her bir unsurun toplum içinde özgün bir işlevi yerine getirmesi toplumsal yapının doğası gereğidir ve bu tarz bir işleyişe sahip olan devletler dünya siyasetinde büyük roller oynamışlardır. Bizim tarihimiz bunun örnekleri ile doludur.
Sayın Başbakanımız 11 Ağustos 2009 tarihinde TBMM AK PARTİ Grup toplantısında konuyla ilgili olarak yaptığı tarihi konuşmada birlik ve beraberliğimizin önemini ve bir toplumun en temel kaynağı olan gençlerimizin heba olmasını şöyle dile getirmiştir; "Bizim niyetimiz son derece samimi.. . Bizim niyetimiz son derece halis.. . Gencecik fidanların, delikanlıların, ana kuzularının sararıp solmasına artık tahammülümüz yok. Ağıtlara tahammülümüz yok.. . Annelerin gözyaşlarına, evlat acısına, feryat-figana daha fazla tahammülümüz yok... Türkiye'nin kaybetmesine, daha büyük risk ve tehditlerle karşılaşmasına tahammülümüz yok. Ülkenin bir bölümü üzerine çökmüş kara bulutlara tahammülümüz yok.. . Değerli kardeşlerim umutsuzluğa tahammülümüz yok. " "Biz artık Botan çayında serinlemek, Zap suyu gibi coşmak, Dicle, Fırat, Murat gibi barışa, kardeşliğe akmak istiyoruz. Derdimiz bu. İstiyoruz ki Munzur Dağlarında hep birlikte kardelenler toplayalım.. . Cudi dağından yediverenler, Ağrı dağından çiğdemler dermek istiyoruz. Ülkemin 7 coğrafyasından derilmiş çiçekleri, ülkemin annelerine, o tertemiz yüreklere vermek istiyoruz. Türkiye'ye yeni ufuklar açmak, Türkiye'yi şaha kaldırmak, Türkiye'yi artık kabına sığmaz, tutulamaz, güçlü bir ülke olma yolunda zaptedilemez hale getirmek istiyoruz. Bunun mümkün olduğuna inanıyoruz. Çünkü bunu 7 yılda gördük. Nereden nereye geldiğimiz ortada. Bedeli her ne olursa olsun, bunu başaracağız. Hep birlikte başaracağız... Burada olanlarla olmayanlarla birlikte başaracağız. Bu kardeşlik projesini, bu bütünleşme projesini, bu Türkiye'yi ayağa kaldırma projesini hep birlikte başaracağız... 2 Demokratik Açılım sürecinde, Türkiye'nin milleti ve devleti ile bölünmez bütünlüğü tartışma konusu mudur? Üniter devlet yapımız zedelenir mi? Hayır, Türkiye Cumhuriyeti milleti ve devleti ile bölünmez bir bütündür ve böyle kalacaktır. Demokratik Açılım Süreci'nde bundan taviz verileceği sadece kara bir propagandadan ibarettir.
Üniter yapımız etrafında bir tartışma ya da "Tek devlet, tek millet tek vatan tek bayrak" prensibinden taviz verilmesi asla söz konusu değildir.
"Tek mîllet" kavramından yola çıkarak farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşlarımızın yok sayıldığı iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır.
Çünkü "tek millet" olmak, tek ırk olmak anlamına gelmez.
Millet, ortak bir vatanı, ortak bir tarihi, ortak bir gelecek planlaması olan, ortak değerleri ve menfaatleri olan insanların gönüllü birlikteliğini ifade eder. Birçok etnik unsur biraya gelerek bir millet oluşturabilir.
AK PARTi'nîn programında bu husus şu ifadelerle yer almaktadır: (Partimiz) "Turkiye'nîn bütünlüğü ve üniter devlet yapısıyla birlikte bölgeyi tehdit eden terörün önlenmesinde zaaf yaratmayacak bir şekilde; kalıcı, tüm toplumun duyarlılıklarına saygılı, etkili ve sorunları kökünden çözmeye yönelik bir politika izleyecektir. " (AK PARTi Programı 2001, Doğu ve Güneydoğu Bölümü)
Nitekim Demokratik Açılım sürecinin daha başında Sayın Başbakanımız, AK PARTİ, Grup toplantısında yaptığı manifesto mahiyetindeki konuşmada
sürecin sabote edilebileceği, niyetimizle ilgili kara propaganda yapılabileceği konusunda gerekli uyarıları yapmış ve AK PARTi'yi bölücülükle suçlayanların kötü niyetine işaret etmiştir:
"Elbette istismar mekanizmaları çalışacaktır. Elbette çözümsüzlükten beslenenler süreci çarpıtmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Elbette, bağımsızlık gibi, milli birlik ve bütünlük gibi, sadakat gibi kavramları dillerine dolayanlar, bu hepimizce kutsal sayılan kavramları siyasi hırslarına alet edenler çıkacaktır.
Ancak şunu da bütün samimiyetimle, bütün kalbimle, bütün yüreğimle ifade ediyorum:
Sürecin siyasi riski, siyasi getirişi ve götürüşü her ne olursa olsun, bizim bu meseleyi, Türkiye'nin çıkarına, 71 buçuk milyon vatandaşımızın çıkarına, geleceğimiz adına çözmekten başka bir gayemiz yoktur, olamaz.
Bunu böylece söylemek istiyorum. Değerli kardeşlerim, her zaman birlik siyasetinin temsilcisi olduk, bundan sonra da ancak birlik siyasetine uygun yaklaşımların temsilciliğini yapmaya devam edeceğiz.
Tabii ki bu siyasi partilerin niçin belirli bölgelere sıkışıp kaldıklarını biliyorsunuz. İşte bundan dolayı.
Ama biz ülkemizin istikbalini düşünüyoruz, biz insanımızın istikbalini düşünüyoruz.
Bütün derdimiz bu. Hangi yaklaşım Türkiye'nin menfaatinedir, hangi siyaset tarzı Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne hizmet eder, bunu aziz milletimizin derin feraseti içersinde oluşmasını arzu ediyoruz, bunun beklentisi içerisindeyiz. " 3 Türkçe'nin dışındaki dillerde eğitim yapılması söz konusu olacak mıdır? Devletimizin "değişmez" niteliklerinden taviz mi veriliyor? Türkçe resmi dilimizdir ve öyle olmaya devam edecektir. "Resmi Dil" ile "Anadil" kavramları karıştırılmamalıdır.
Resmi dil konusunda bir değişiklik gündemde hiç olmadı, olmayacaktır.
Ancak insanların anadillerini öğrenmeleri, öğretmeleri, konuşmaları, müzik yapmaları veya dinlemeleri, farklı dil ve lehçelerde devlet veya özel sektör tarafından radyo ve televizyon yayınları yapılmasının önündeki tüm engeller kaldırılmaktadır.
Türkçe aynı zamanda eğitim dilidir ve öyle olmaya da devam edecektir. Demokratik Açılım sürecinde, Türkiye'de konuşulan farklı dillerin eğitim dili haline getirilmesi yönünde bir çalışma mevcut değildir.
Kültürel zenginliğimiz ve Türkçe ile ilgili duyarlılığımız AK PARTİ, programında şu şekilde ifadesini bulmuştur:
"Bu bölgemizdeki kültürel farklılıklar, partimiz tarafından zenginlik kabul edilmektedir. Resmi dil ve eğitim dili Türkçe olmak şartıyla, Türkçe dışındaki dillerde yayın dâhil kültürel faaliyetlerin yapılabilmesini, partimiz ülkemizdeki birlik ve bütünlüğü zedeleyen" değil, güçlendiren ve pekiştiren bir zenginlik olarak görmektedir. (AK PARTİ programı 2001 Doğu ve Güneydoğu Bölümü) 4 Demokratik Açılım Süreci niçin "Kürt Açılımı" "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" gibi farklı isimlerle nitelendirilmektedir? Demokratikleşme sürecinde en ağır sorun alanı terör ve Kürt meselesi olduğu için başlangıçta basın yayın kuruluşları, yapılan çalışmaları "Kürt Sorunu" olarak nitelediler.
AK PARTi'nîn kurulduğu günden beri temel hedefi mîllî birlik ve kardeşliği sağlamaktır. Bunun yolu da demokratik açılımdan geçmektedir. Demokratik açılım süreci esas itibarı ile yukarda da vurgulandığı gibi AK PARTİ iktidarı ile birlikte başlamış ve halen devam etmektedir.
"Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" adını verdiğimiz siireçr sadece Demokratik Açılım, sadece Kürt Meselesi gibi kavramlara indirgenemeyecek kadar geniştir.
Nitekim, süreçte Alevi vatandaşlarımızın, azınlık gruplarının sorunları, hatta başta işsizlik olmak üzere ülkemizdeki ekonomik meselelerin çözüm yoluna konulması, minimize edilmesi hedeflenmiştir.
Doğu ve Güneydoğudaki sorunlara çözüm arayışı, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi'nin hedeflerinden yalnızca biridir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşanan sorunlar herkesin malumudur. Terör acilen sonlandırılrnası gereken bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. AK PARTİ terör sorunu ile Kürt meselesini birbirinden ayırarak demokratik siyaseti kurum ve kuralları ile işletmiş ve çözüm olarak daha çok demokrasi ve özgürlük yolunu seçmiştir.
Bu projenin sonucunda milli birlik ve kardeşliğimiz yeniden tesis edilecek ve ülkemizin birlik ve bütünlüğü sağlanacaktır.
Genel demokratikleşme perspektifimiz kapsamında birçok yasa ve Anayasa değişikliği yapılmıştır.
Bu sürece ne isim verilirse verilsin esas niyet ve hedef, kendi ülkemizdeki insanların farklılıklarını kavga ve çatışma sebebi olarak görmeyip herkesin huzur ve barış içerisinde yaşamasını sağlamak ve bu sayede milletimizi ve devletimizi daha güçlü kılmaktır. 5 Demokratik Açılım Süreci ile terör bitirilecek mi? Artık annelerin gözyaşları dinecek mi? Terör, son yaklaşık 30 yılda ülkemizde 40 binin üzerinde insanımızın kaybedilmesi sonucunu doğurmuştur. Gencecik fidanlar, hayatlarının baharında toprağa düşmüştür. Annelerin gözyaşları sel olmuş. Babalar, evlatsız; çocuklar babasız kalmıştır.. .
Yine bu süreçte binlerce insanımız yaralanmış. Kolunu bacağını kaybetmiş tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştur.
Elbette evlatlarımızın canını alan, kaynaklarımızı heba eden enerjimizi tüketen bu terörden kurtulmamız gerekiyor.
1984'ten bu yana terörle mücadele için harcanan doğrudan kaynağın 300 milyar dolar olduğu değerlendirilmektedir. Bu kaynak çiftçimize köylümüze esnafımıza işçi ve memurumuza aktarılmış, Türkiye'nin kalkınmasına, ilerlemesine, imarına harcanmış olsaydı, Türkiye bugün çok farklı bir yerde olacaktı.
Yıllardır terörle mücadele eden güvenlik güçleri ve işin uzmanları, sadece askeri ve polisiye tedbirlerle terörün üstesinden gelinemeyeceğini ifade etmişlerdir.. Dünyadaki tecrübeler de bunu göstermektedir.
Terör ve terörizmle mücadele etmenin ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve sosyolojik boyutları vardır. Maalesef geçmiş hükümetler, çoğunlukla meseleyi sadece bir güvenlik sorunu olarak görmüşlerdir.
Terörü besleyen, ona meşruiyet kazandıran ortamın yok edilmesi terör örgütünün istismar ettiği sorun alanlarını çözüme kavuşturmak, terörizmle mücadele etmenin de olmazsa olmaz gereklerinden biridir.
Sayın Başbakanımız, 20 Ekim 2008 tarihinde Dicle Üniversitesi'nin Akademik Yılı Açılış töreninde yaptığı konuşmada Doğu ve Güneydoğu'daki halkımızın problemlerinin terör örgütüne endekslenemeyeceğini ve terör örgütünün Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olamayacağını çok net bir biçimde ortaya koymuştur:
"Ne zaman bölgede demokratik irade güçlense, sivil toplum gelişse, insanlarımız hür iradeleriyle varlıklarını göstermeye çalışsa terör örgütü paniğe kapılıyor, terör atmosferi üreterek toplumda yılgınlık üretmeye çalışıyor.
Terör örgütünün son dönemde eylemlerini sıklaştırmasının altında yatan en temel etken budur.
Eğer bugün Diyarbakırımız'ın bazı bölgelerinde dükkânlar kapalıysa, kepenkler indirildiyse bunlar neden olmuş? Tehditle. Şimdi bir taraftan demokrasiden yana olduğunu söyleyeceksin, bir taraftan demokratik hukuk devletinden yana olduğunu söyleyeceksin, öbür tarafta vatandaşın, esnafın, tüccarın ticaret yapma hakkını tehditle ortadan kaldıracaksın...
Ekonomi ile demokrasi atbaşıdır. Birisi ileri, birisi geri olmaz. Her ikisini de birlikte götüreceksiniz. Eş zamanlı ve eşit olarak götüreceksiniz ki başarıyı yakalayalım"
"Türkiye özgürleştikçe, demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü noktasında çağdaş standartları yakaladıkça terör örgütünün paniği artıyor. Esasen ülkemin polisine, askerine, huzuruna, istikrarına, güvenliğine tehdit oluşturan, aynı zamanda altını çizerek ifade ediyorum, uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, terör taşeronluğu yapan bir örgütün benim Kürt kökenli vatandaşlarımın, kardeşlerimin sözcüsü, temsilcisi olması asla söz konusu değildir"
Yanlış politikalar sonucu, bir şekilde kendisini "ötekileşmiş" olarak hisseden tüm vatandaşlarımızın sorunlarıyla ilgilenmek, onların, bu ülkenin vatandaşları oldukları için gurur duymalarını sağlamak zaten siyasi iradenin vazifesidir.
AK PARTî hükümeti, gayrimüslim vatandaşlarımızla ilgili demokratik açılımlar yaptı ve yapmaya devam ediyor; Alevi vatandaşlarımızla ilgili birçok adım atıldı ve atılmaya devam ediyor.
Elbette, tüm bunlar yapılırken yapılması gerektiği için, muhataplarımız insan olduğu için, vatandaşlarımız olduğu için hukuk, demokrasi, vicdani değerlerimiz bunun böyle olmasını gerektirdiği İçin yapıyoruz.
Bundan dolayı da bu süreç politik bir proje olmanın ötesinde ahlaki bir gerekliliktir. Demokratik açılım Kürt açılımından ibaret değildir, demokratik açılım temel insan hak ve özgürlüklerinin düzenlemesi sürecidir.
Kürt vatandaşlarımız için yapılan tüm iyileştirme ve demokratikleşme çabalarını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Halkımızın makul, masum, meşru ve mantıklı taleplerini görmezden gelmek, duymazdan gelmek, sorumlu bir iktidarın tavrı olamaz. Bir sorunu yok saymak, onu yok etmiyor. Gündüz ortasında gözünü kapatan sadece kendisine gece yapar. 6 AK PARTİ 7 yıldır iktidardadır. Genel olarak Demokratikleşme ile ilgili birçok şey yapıldı. Peki, Doğu ve Güneydoğu ile ilgili niçin her şey yedi yıl sonrasına bırakıldı? Niçin şimdi? Aksine son 7 yıldır, Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan halkımızın hayat standartlarını yükseltmek, ülke genelinde olduğu gibi bireysel hak ve özgürlüklerin kapsamını genişletmek için ekonomik, sosyal ve kültürel birçok gelişme kaydedildi.
Nitekim Sayın Başbakanımız, 2005 yılında Diyarbakır'da TOKİ'nin düzenlediği anahtar teslim töreninde yaptığı konuşmada ülkenin bütünlüğüne vurgu yaptıktan sonra her yerin ve yörenin probleminin hükümetimizin problemi olduğunu ifade etmiştir. Sayın Başbakanımız her zaman olduğu gibi bu konuşmasında da etnik, bölgesel ve dini milliyetçiliğe kapalı olduğumuzu belirtmiş ancak dezavantajlı bölgelerimizde başlatılan hizmet seferberliğinin devam ettiğini ve edeceğini teyit etmiştir.
Amaç, ülkede zayıf halka kalmasın, ülkemizin her bölgesi ve vilayeti güçlü olsun.
İşte Sayın Başbakan ın 2005 Diyarbakır konuşmasından bazı bölümler;
"Bunu Diyarbakır'da bundan önce yaptığımız gerek 3 Kasım seçimlerinde gerek daha sonra açıklamıştım. Şimdi yine vurguluyorum, Türkiye ne kadar Ankara ise İstanbul ise ne kadar Konya, Samsun, Erzurum ise o kadar da Diyarbakır'dır. Bunu böyle biliniz. Bu ülkenin her yerinin kokusu, rengi, sesi, musikisi, farklı bir lezzete sahiptir, bunu böyle bilmenizi istiyorum.
Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. Her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır. Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü ülkede pekçok zorluğun harmanından geçerek bugünlere geldik. 0 nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz.
Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. İktidarımız bu bilinçle ülkede hizmete soyunmuştur. Ben milletimin ve devletimin öz güvenine, tarih bilincine ve coğrafya şuuruna inanan bîr kadronun Başbakanı olarak huzurunuzdayım.
Şuna inanıyorum; geçmişle yüzleşerek geleceğe yürürken, geçmişin davaları ile geleceği ipotek altına almamak mümkündür. Çünkü gelecek aydınlık yarınlarla doludur. Ben bir şiir okudum diye cezaevinde yattığım günlerde milletime şu mesajı göndermiştim, 'Asla ve asla devletime kızgın ve küskün değilim. Bu devlet, bu bayrak, bu vatan hepimizindir' demiştim. 'Bir gün gelir bu hatalar düzelir...
Evet, bu mesajı cezaevinden göndermiştim sizlere. 0 nedenle bayrağımızın dalgalandığı her yerde herkesin birinci sınıf vatandaş olması, ülkemizde özgürlüklerin tam hakim olması, hukuk devletinin bu coğrafyada misafir değil, mülk sahibi olması ve çocuklarımızın geleceğe umutla bakması benim ve arkadaşlarımın aşkı, sevdası ve rüyasıdır. "
"İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa 'Ad koyalım diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü, herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur.
Bu sebeple 'Kürt sorunu ne olacak?' diyenlere diyorum ki, bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de..."
AK PARTİ hükümetleri döneminde ülkemizin Doğu, Güneydoğu, Doğu Karadeniz ve İç Anadolu bölgeleri gibi nispeten geri kalmış bölgelerimizle, Türkiye'nin geri kalan bölgeleri arasındaki kalkınmışlık farkının giderilmesi için büyük bir çaba harcanmıştır.
Türkiye'nin yedi bölgesinde en ücra köy ve mezralara kadar büyük bir hizmet seferberliği başlatan AK PARTİ hükümetleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yaklaşık 15 milyar TL'lik yatırım yapmıştır. İlk defa bu düzeyde devletin şefkat eli vatandaşa uzatılmış, sosyal politikalarla vatandaşımız önemli oranda rahatlatılmıştır.
AK PARTİ, 8 yıl önce kurulurken bu konuda iradesini ortaya koymuş ve parti programında bu meseleyi de çok net biçimde ifade etmiştir.
(Partimiz) "Bölgenin geri kalmışlığından kaynaklanan kimi olumsuzlukların giderilmesini, bölgeye dönük özel düzenlemeler yoluyla değil genel demokratikleşme projesi bağlamında düşünmektedir. Uzun süredir yoğun dış destekle varlığını koruyan ve 30 bin insanımızın hayatına mal olan teröre rağmen bölge halkının üniter devlet yapısına bağlı olması, halkımızın sağduyu ile meselenin etnik bir çatışmaya dönüşmemesi, konunun iç meselemiz olarak çözülebilir olmasının delilidir. "
"Partimiz, teröre tepki olarak maksadını aşan ve bölge halkını rahatsız eden bazı uygulamaların terk edilmesi ve yıllardır devam eden OHAL uygulamasının tamamen kaldırılmasını hedeflemektedir. Suçlu insanlar karşısında caydırıcı ve masumları koruyucu bir tavır sergilemesi gereken devletimizin, suçsuz insanlara şefkatle muamele etmesi gerektiğine inanıyoruz. " (AK PARTİ programı 2001, Doğu ve Güneydoğu Bölümü)
Nitekim AK PARTİ iktidara gelir gelmez, bir çeyrek asırdan beri Doğu ve Güneydoğu'da adeta hayatı çekilmez kılan olağanüstü hal (OHAL) uygulamasına derhal son verilmiştir.
Daha önce bölgede hayatın bir parçası haline gelen faili meçhul cinayetler ve işkence tamamen ortadan kaldırılmıştır.
TCK (Türk Ceza Kanunu) , TMK (Terörle Mücadele Kanunu) gibi birçok kanunda yapılan değişikliklerle sıradan vatandaş ile terörist ve teröre destek veren insan ayrımı net bir biçimde ortaya konmuş, tutuklama, arama, gözaltında tutma ve bunların süreleri AB normlarına ulaştırılmıştır.
Mahalli idarelerle ilgili yapılan birçok yeni düzenleme ile yerinden yönetim anlayışı güçlendirilmiş ve halkın gerçek anlamda yönetimde söz sahibi olması sağlanmıştır.
5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Zarar Gören Vatandaşların Zararlarının Tazmin Edilmesi Hakkında Kanun çıkarılmış, bir şekilde Terörden veya Terörle mücadele esnasında alınan tedbirlerden zarar gören vatandaşların zararlarına karşılık Doğu ve Güneydoğudaki vilayetlerimizde hak sahiplerine şimdiye kadar yaklaşık 1.2 milyar TL ödeme yapılmış ve böylece hukuk devletinin gereği yerine getirilmiştir.
Köyleri boşaltılan 150.000'nin üzerinde vatandaşın köylerine dönmeleri sağlanmış ve döniiş esnasında kendilerine maddi ve manevi destek verilmiştir.
Topluma kazandırma yasası ile yaklaşık 1000 terör örgütü militanının dağdan inişi sağlanmıştır.
Irak Merkezi Yönetimi ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile ilişkiler geliştirilmiş, bu ülkedeki terör örgütü varlığı île ilgili olarak ABD'den ciddi bir bilgi paylaşımı sağlanmıştır.
Son olarak Erbil'e başkonsolosluk açılmış olması, Türkiye'nin bölgedeki ağırlığı bakımından önemli adımlar olmuştur.
ABD'nîn Irak'tan ayrılması ile, Türkiye'yle her açıdan daha yakın ilişkide olması rasyonel olan Kuzey Irak yönetiminin daha fazla kendi topraklarındaki terör örgütü varlığına tahammül etmesi mümkün değildir.
ABD ile stratejik ortaklığımızın terörle mücadelede de bir ortaklığa dönüşmesi Türkiye'ye büyük kolaylıklar sağlamıştır. Terörün dış destek ve lojistik kaynaklarını kesmek amacıyla hükümetimiz döneminde çok aktif ve etkin bir dış politika faaliyeti yürütülmüştür.
Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere terör örgütüne sempati duyan, uluslararası platformlarda onları açık veya gizli destekleyen ülkelerin desteği büyük çapta kesilmiş, bölgedeki, neredeyse tüm ülkelerin terörle mücadelede desteği temin edilmiştir.
Türkçe dışındaki dillerin öğretilmesi île ilgili yasal düzenleme yapılmış, konu ile ilgili yönetmelik çıkarılmış ve fiilen kurslar açılmıştır.
TRT ve RTÜK kanunlarında yapılan düzenleme ile Türkçe dışındaki dillerde yayın yapılması sağlanmış, önce kısmen yapılan yayınlar, daha sonra TRT 6'nın açılması ile birlikte ciddi bir aşamaya getirilmiştir.
2003 yılından beri yapılan hukuki, ekonomik, siyasi, diplomatik ve kültürel çalışmalar sonucu Doğu ve Güneydoğu'da artık nihai ve kalıcı huzur ve sükûnun sağlanması için vaktin geldiği sonucuna varılmıştır.
AK PARTİ hükümetinin 7 yıldan beri yapmış oldukları olmasaydı bugün bu işin çözümü konusunda büyük bir toplumsal destek ve olumlu bir atmosfer yakalanamazdı.
Sayın Başbakanımızın konuyla îlgilî ünlü 11 Ağustos 2009 tarihli Grup konuşmasında bugüne kadar yapılanlar ve sürecin alt yapısıyla ilgili olarak şu hususlar vurgulanmaktadır: "Biz bu noktada anlık çalışmalar yapmadık, yapmıyoruz. Diyarbakır'da dile getirdiğimiz düşünceler ile bugün ortaya koyduğumuz irade arasında da fark yoktur.
Doğu ve Güneydoğudaki illerimizi, yatırım teşvikleriyle, kamu yatırımlarıyla, özellikle eğitim ve sağlık ve sosyal yardımlarla destekledik, kayıplarını telafi etmenin gayreti içinde olduk. Konya Ovası Projesi'yle birlikte, Doğu Anadolu Projesi ve Güneydoğu Anadolu Projesi ile yeni bir eylem planı belirledik ve inşallah 2013'de bu projeleri bitirmiş ve hedefe ulaşmış olacağız.
Değerli kardeşlerim, inşallah bu bir demokratik açılım projesi olacaktır. Bunu böyle görelim ve bu önemli bir girişimdir.
Ana dilin öğrenimi, öğretimi ve ana dilde yayın konusunda açılımlar yaptık. Bakın bu son bir-iki ay içerisinde ana dilini öğrenme noktasında açtığımız kurslar hiç konuşuluyor mu? Konuşulmuyor. TRT Şeş hiç konuşuluyor mu? Konuşulmuyor. Üniversitelerde şimdi Kürtçe'nin öğrenilmesine yönelik atılan adımlar hiç konuşuluyor mu? Konuşulmuyor. Bakın kültürel bazda bu hükümetin attığı adımların hiçbirisi dikkat edin, ekonomiyi koyun bir kenara, bunlar konuşulmuyor. Vermediler aldık gibi bir mantık sürekli işleniyor. Eğer bu tür yaklaşımlarla gelirseniz kusura bakmayın yaya kalırsınız. Biz iktidarın bize yüklediği sorumluluğun bilinciyle bu adımları attık, bunu böyle bilin.
Biz daha 2001'in 14 Ağustos'unda yola çıkarken bunu söyledik. Batı neyse doğu da o olacak dedik. Kuzey neyse güney de o olacak, dedik.
Sorunun kapsamlı şekilde çözümü için uygun zemini, süreç içinde biz hazırladık, olgunlaştırdık ve bugünkü noktaya taşıyan da yine AK PARTİ oldu, biz olduk. Şunu büyük bir memnuniyetle söylemeliyim ki, meselenin kalıcı şekilde çözümü için bugün çok geniş bir mutabakat zemininin de artık oluştuğunu bizler müşahede ediyoruz. Kimse bu ülkede biz Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcisiyiz havasına girmesin.
Bakın bizler 22 Temmuz'da yüzde 47 almış bir partiyiz, son seçimde yüzde 39 almış bir partiyiz ve Türkiye'nin yedi bölgesinde birinci parti olmuşuz ve değerli kardeşlerim 81 vilayetin kahir ekseriyetinde birinci partiyiz, kalan kısmında da ikinci partiyiz. Yani biz Türkiye partisiyiz, Türkiye'nin partisiyiz. Belli illerin veya belli bölgenin, bölgelerin partisi değiliz. Biz 71,5 milyon vatan evladının partisiyiz, bizim farkımız bu ve bununla iftihar ediyoruz. Ama bütün bunlara rağmen biz diyoruz ki; biz Türkiye'nin tamamı değiliz. Onun için de diyoruz ki, bütün siyasi partilerle, sivil toplum örgütleriyle, akademisyenlerle, medya, yazarçizeriyle, elele verelim, omuz omuza verelim ve bu işi böyle çözelim. " 7 AK PARTİ'nin Programı'nda Türkiye'nin refah ve mutluluğu kapsamında Doğu ve Güneydoğu ile ilgili olarak neler vaat edilmektedir? Türkiye'nin 81 vilayetini, 780 bin kilometrekarelik topraklarımızı ve 72 milyon halkımızı aynı derecede önemseyen ve her yönüyle eşit kabul eden AK PARTİ, sıkıntıları aynı zamanda istismar konusu olan bu iki bölgemizle ilgili çok sağlam tespitler yapmış, teşhisler koymuş ve sorunlarla ilgili tedavi reçeteleri önermiştir.
Bu bağlamda, AK PARTİ programında, iktidara gelinmesi halinde; 1- Bölge halkının mutluluğu, refahı, hak ve özgürlüklerinin gözetileceği, 2- Farklılıkların zenginlik kabul edileceği, 3- Türkçenin dışındaki dillerde de yayın dahil kültürel faaliyetlerin yapılabileceği, 4- Başta OHAL olmak üzere halkı rahatsız eden uygulamaların kaldırılacağı, 5- Suçlular karşısında caydırıcı ama masumları koruyucu bîr devlet tavrının sergileneceği, 6- Suçsuz, günlük hayatını yaşayan halkımıza şefkatle muamele edileceği 7- Bölgelerarası farklılıkların ortadan kaldırılması için çaba harcanacağı, 8- Terör ve terörle mücadele esnasında zarar gören vatandaşların mağduriyetlerinin giderileceği 9- Terörle baskının karşılıklı olarak birbirini beslediği gerçeğinden hareketle baskıların ortadan kaldırılacağı, 10- Bölgenin ticari ve ekonomik faaliyetler açısından cazip hale getirileceği vaat edilmiştir.
AK PARTİ programında vaat edilen yukarıdaki tüm hususlar 7 yıllık süreçte ele alınmış, birçoğu çözülmüş, diğerlerinde de çok büyük gelişmeler kaydedilmiştir. 8 AK PARTİ Programı'nda Konuyla ilgili hangi duyarlılıklar dile getirilmiştir? AK PARTİ programında, "tek devlet, tek millet, tek vatan ve tek bayrak" prensibi ile özetlenebilecek birçok vurgu mevcuttur. 1- Türkiye'nin bütünlüğü ve ünîter devlet yapısının korunacağı, 2- Terörle mücadelede zaaf yaratamayacağı, 3- Kalıcı bir çözüm için tüm toplumun duyarlılıklarına saygılı olunacağı 4- Konunun iç meselemiz olduğu ve çözülebilir olduğu, 5- Güvenlik, özgürlük ve ekonominin bir bütün parçaları olarak görüleceği, 6- Asayiş mantığına dayalı, bürokratik otoriter devlet anlayışından, uzun vadede sorunları derinleştiği gerçeğinden hareketle kaçınılacağı, 7- Demokratik devlet anlayışına dayalı yaklaşımların kısa vadede endişeyle karşılansa da, uzun vadede milletin birlik ve bütünlüğünü pekiştireceği gerçeğinin asla göz ardı edilemeyeceği, 8- Meselenin sadece ekonomik bir mesele olarak görülmeyeceği, 9- Çözümlerin hukuk devletî çerçevesinde aranacağı, 10- Farklılıklar tanınıp zenginlik kabul edilirken ortak paydaların arka plana atılmasının söz konusu olamayacağı, şeklindeki duyarlılıklar AK PARTi programında çok net ifadelerle kayıt altına alınmıştır. 9 Teröre harcanan 300 milyar $r teröre harcanmasaydı bu para ile neler yapılabilirdi? Bu para ile 15.000 adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet boğaz köprüsü, 120 adet Atatürk barajı veya 450. 000 km duble yol yapılabilirdi.
Türkiye'nin 2010 yılı bütçesinin yaklaşık 287 milyar TL olduğu göz önünde bulundurulursa maddi kayıplarınızın boyutu daha iyi anlaşılır. Bu kaynakların esnafa, işçiye, köylüye, memura, emekliye ve yatırımlara akmamış olması büyük bir talihsizliktir. 10 Yaklaşık 30 yıldır devam eden terör ve çatışma ortamının Türkiye'ye olan dolaylı maddi zararları nelerdir? Türkiye'nin bütünü bu meseleden dolayı olumsuz etkilenmiştir. Ancak Doğu ve Güneydoğu bölgelerimiz çok daha kötü etkilenmiştir.
Bölgeyi güvenli bulmayan ulusal ve uluslararası yatırımcılar buralarda yatırım yapmaktan kaçınmıştır.
Doğu ve Güneydoğu illerimizde sermaye birikimine sahip olan ailelerin çoğu Batı illerine göç etmeyi tercih etmiştir.
Doğu ve Güneydoğudaki hemen hemen tüm il merkezleri vasıflı insan göçü verirken, vasıfsız insan göçüne maruz kalmıştır. Böylelikle bu bölgelerimizdeki il ve önemli ilçelerimizin hemen hemen hepsi nizami olarak büyüyecekleri yerde küçülmüşlerdir.
Çeşitli sebeplere bağlı olarak boşalan veya boşaltılan köy ve mezraların sakinlerinin önemli bir kısmı, Akdeniz, Ege sahilleri ile Marmara havzasındaki illeri tercih etmiş ve buralarda gettolaşmalar başlamıştır.
Kırsalda boşalan yerleşim birimlerindeki milyonlarca hektar mera ve tarım arazisi atıl olarak kendi haline terk edilmiştir. Yayla yasaklarından dolayı özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki küçükbaş hayvan varlığı neredeyse dörtte birlik bir orana düşmüş, bu durum ülkede et ve et mamullerinin fiyatlarının astronomik olarak artışını tetiklemiştir.
İyi yetişmiş kalifiye elemanların bölgeye gönüllü olarak gitmek istememesi, mecburi hizmet uygulamasıyla hizmetlerin yerine getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Mecburi hizmete gidenler, çoğunlukla meslek hayatlarının başında olan kamu personeli olduğu için bölgeye kalite ve tecrübe maalesef arzulanan oranda taşınamamıştır.
Terörün Doğu ve Güneydoğu'da vurduğu en önemli sektörlerden birisi de turizm olmuştur. 70'li yıllarda Doğu ve Giineydoğu'daki tarihi ve tabii güzellikleri görmeye, oralarda izleri bulunan, birçok uygarlığı yerinde görmeye giden özellikle yabancı turistler artık buralara gitmez olmuştur.
Zaman zaman iç turizmde bile ciddi kaygılar yaşanmış, Batı illerimizdeki insanlar zorunlu olmadıkça Doğu ve Güneydoğudaki illerimize gitmek istememişlerdir.
70'li yıllardaki turizm potansiyeli bile mevcut olmayınca turizm yatırımcıları tıpkı diğer yatırımcılar gibi söz konusu illere yatırım yapmamışlardır.
İstihdam yaratacak yatırımların eksikliği, genç nüfus yoğunluğu olan bu bölgelerimizde gençlerin terör örgütü tarafından kandırılıp dağa çıkarılmalarını kolaylaştırmıştır. Türkiye'nin bu süreçte dolayısıyla maru kaldığı zararlar, 1 trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir.
Surecin başarıya ulaşması île birlikte ülkemizin ve milletimizin kavuşacağı güzellikleri, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin kavuşacağı durumu Sayın Başbakan tarihi Grup konuşmasında şöyle ifade etmiştir:
"Bu meseleyi kardeşlik hukuku, vatandaşlık hukuku dairesinde çözerek, Türkiye'nin nasıl bir, inşallah, atılım sürecine gireceğini de aynı şekilde tahayyül etmenizi rica ediyorum... Doğu ve Güneydoğu illerimizde, huzur ve güven tam anlamıyla tesis edildiğinde, bu illerimizin hem kendilerine, hem de ülkenin diğer kesimlerine nasıl bir katkı sağlayacağını düşünün... Benim öğretmen kardeşimin, tayini ya da ataması Doğu ve Güneydoğu illerine çıktığında, nasıl bir aşkla ve iştiyakla görev yerine ulaşacağını düşünün. Doktor kardeşimin, mühendis kardeşimin huzur ve emniyeti sağlamakla görevli polis ve asker kardeşimin ülkemin tüm illerinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu illerinde de gönül ferahlığıyla vazifesini yerine getirmek için bu illerimize koşarak gideceğini düşünün... Hakkari'deki Üniversitenin uluslararası standartlara ulaştığını, bunun için gerekli zeminin oluşturulduğunu, bu vizyonun, bu ufkun Hakkari'ye hâkim olduğunu düşünün... Hiç kimsenin, ama hiç kimsenin, kendisini devlet karşısında, devletin kurumları karşısında ikinci sınıf vatandaş hissetmediği, ezik hissetmediği, ötelenmiş, itilmiş hissetmediği bir Türkiye'yi düşünün.. . 71 buçuk milyon vatandaşımızın her birinin kendisini bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olarak hissettiğini, bu ülkenin kalkınması için, bu ülkenin ortak idealleri için yüreğini ortaya koyduğunu düşünün. Jürkiye bunları AK PARTİ iktidarıyla başardı.. . Daha fazlası imkânsız değil... İnanın bu fotoğraf, bu manzara çok uzağımızda değil.. .
Ben, bu sürecin artık çok yakınımızda olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.. . AK PARTİ bunu başaracaktır, bu kadro bunu da başaracaktır. " 11 Demokratik Açılım Süreci'nin dış yansımaları nasıl olacaktır? Bölgesinde ve dünyada önemli bir güç olan Türkiye çok daha fazla güçlenecektir. Tüm enerjisini iç sorunların değil, dış sorunların çözümüne harcayan Türkiye, küresel dünyanın yeni ve çok önemli bir aktörü olacaktır. BM Güvenlik Konseyi üyeliğine İslam Konferansı Örgütü'nün Genel Sekreterliği'ne, Medeniyetler İttifakı projesinin eş başkanlığına seçilen Türkiye, aynı zamanda bölgesel ve küresel birçok anlaşmazlığın çözümüne ciddi katkılar sunan bir ülkedir.
Komşularıyla "sıfır problem" hedefiyle tüm komşu ülkelerle ilişkilerini düzelten Türkiye, kendi evinin içini de düzene soktuğu zaman tüm prangalarından kurtulmuş demektir. Evin içi evin dışından önce gelir. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman iç barışımız, aynı zamanda küresel ölçekte söz sahibi olmamızın da çok önemli bir destekleyici unsurudur. 12 Demokratik Açılım süreci, dışarıdan dayatılan bir proje midir? Bu iddianın sahipleri, Türkiye'nin kendi meselelerini kendi gücü ve iradesiyle çözemeyeceğine inananlardır.
AK PARTİ hükümetlerinin etkin ve etkili dış politikası sayesinde, Terör örgütünün kurmuş olduğu yurt dış bağlantıları bu etkin diplomasi ile çok önemli ölçüde kesilmiştir.
AB ülkelerinin bazıları geçmişte terör örgütüne sempatiyle bakarken hükümetimizin çabaları sayesinde terör örgütünün yalnızlaştırılması sağlanmıştır. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere neredeyse tüm dünyada bir terör örgütü olarak ilan edilmiştir.
Kuzey Irak'ta terörle mücadele esnasında ABD'den istihbarat desteği alınmış, terör örgütünün ileri gelenleri ABD tarafından uluslararası uyuşturucu tüccarları olarak ilan edilmiştir.
Türkiye'nin Ortadoğu, Kafkaslar ve Avrupa'da önemli bir güç olması, çok önemli bir enerji koridoru olması, demokrasi ile idare edilen tek İslam ülkesi olması dünya barışı açısından da çok büyük önem arz etmektedir.
İstikrarlı bir Türkiye, bölgesel ve küresel istikrarın da teminatıdır.
Bizim menfaatimizle ilişkili olduğumuz diğer ülkelerin menfaatinin bazı konularda örtüşmesi, uluslararası camia ile birlikte bölgesel ve küresel bazı sorunlara çözüm bulmağa çalışmak rasyonel bir politikadır.
Biz yozlaşmadan dünya ile uzlaşmak zorundayız. Kendimiz kalarak, bizi bir millet haline getiren temel değerlerimizi muhafaza ederek, küresel dünya ile bütünleşmek durumundayız.
Milli haslet ve bağımsızlığımızı olmazsa olmaz kabul ederek gündemi belirlenen değil, gündem belirleyen bir ülke olmak durumundayız.
AK PARTi'nin aktif ve etkin dış politikası ulusalcı fukaralık ve içe kapanmayı reddeder. Biz ulusal zenginlik ve dünyaya açılımının yanındayız.
Demokratik Açılım süreci, aynı zamanda kendi sorunumuzu kendimizin çözebileceğine dair bir irade beyanıdır.
Terör uluslararası bir boyut kazanmıştır, dolayısıyla çözümü de uluslararası çözümler gerektiriyor.
Komplo teorileri üreterek kendimizi dünyadan soyutlayanlayız.
Bu proje, her yönüyle yerli ve milli bir projedir. Milletimiz kendi meselelerini çözebilecek kudrette ve dirayettedir.
Siyasi irade olarak hükümetimiz bu kudret ve dirayete öncülük etmektedir. 13 Demokratik Açılım süreci, teröre ve terör örgütüne verilen bir taviz midir? Milli Birlik ve Kardeşlik Süreci, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümetinin iradesiyle başlatılmış bir süreçtir.
AK PARTİ Hükümeti, hiçbir illegal yapı ya da oluşuma asla taviz vermez. Milletin istifadesine olmayan hiçbir konuda AK PARTİ hükümeti adım atmaz.
Demokratikleşme alanında atılan adımlar asla ve asla taviz değil, vatandaşlarımıza en tabii ve doğuştan gelen, insan olmaktan kaynaklanan haklarının teslimidir. 14 Bu sürecin muhatabı kimdir? Terör örgütünün muhatab alınması söz konusu mudur? Bu sürecin muhatabı 72 milyon vatandaşımız, tüm halkımızdır. Hükümetimiz çözüm konusunda söyleyecek sözü olan tüm siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, bilim adamlarının medya mensuplarının ve kanaat önderlerinin kapısını çalmış ve çok önemli destekler almıştır. Ne var ki başta CHP ve MHP olmak üzere bazı siyasi partiler yangına benzin taşımayı tercih etmişlerdir.
AK PARTİ Hükümeti, bugüne kadar hiçbir illegal örgütü, hiçbir illegal oluşumu muhatap almamıştır, bundan sonra da muhatap alması, masaya oturması, müzakere yapması asla söz konusu olamaz. 15 Terör örgütü elebaşısı Abdullah ÖcalaıTın affedilmesi veya yeniden yargılanması söz konusu mudur? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış olan Abdullah Öcalan'ın affedilmesi veya yeniden yargılanması kesinlikle söz konusu değildir ve olamaz. Böyle bir sürecin hukuki olarak gerçekleşmesi de mümkün değildir. 16 Şehitlerimizin kanları boşuna mı aktı? Boşuna mı evlatlarımızı şehit verdik? Bugünkü birlik ve beraberliğimizi şehitlerimizin ve gazilerimizin varlığına borçluyuz. Eğer bu ülkede terör örgütünün çabalarına rağmen bir Türk-Kürt çatışması olmamışsa, bugün üniter bir devlet olarak dünyada saygın bir noktada isek, bu konuda şehitlerimize ve gazilerimize çok şey borçluyuz.
Bizim, ülke olarak, millet olarak, şehitlerimize ve gazilerimize olan bir başka borcumuz da, onların seve seve canlarını feda ettiği bu toprakları huzura, istikrara, güvenliğe kavuşturmaktır.
Şehitlerimizin ruhu, ülkede daha fazla şehit verilmesiyle, daha fazla ölüm yaşanmasıyla, daha fazla ocağa ateş düşmesiyle değil; tam tersine ülkenin huzur, istikrar ve güvenliğe kavuşmasıyla, ölümlerin, acının, gözyaşının durmasıyla şad olacaktır.
Genel Başkanımız ve Başbakanımızın, 11 Ağustos 2009 Grup konuşmasında dile getirdiği şu ifade, aslında üzerinde derinlemesine düşünülmesi gerek bir meseledir:
"Oğlu her ne sebeple hayatını kaybetmiş olursa olsun.. . Yozgat'taki anne ile Hakkâri'deki anne, oğullarının başında aynı duayı ediyorsa, evladı için Yasin ve Fatiha okuyorsa, cemaat aynı kıbleye dönüyorsa, burada çok ciddi bir yanlış olduğu ortadadır. "
Yine tekrar etmekte fayda var: Terör meselesinin sadece güvenlik tedbirleriyle çözülemeyeceği bugün geldiğimiz noktada çok net olarak ortaya çıkmıştır.
Terörle, güvenlik tedbirleriyle eş zamanlı olarak, koordineli olarak, ekonomik, sosyal, siyasal ve psikolojik tedbirleriyle de mücadelenin kaçınılmaz olduğu görülmüştür.
Meselenin doğrusu kendilerine anlatıldığı zaman bu süreci en çok şehit ailelerinin desteklediği görülmektedir. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar. Bu durumu en iyi anlayabilecek olanlar da onlardır. Açılım sürecinin ortaya çıkmasında şehit yakınlarının bu sorunun çözülmesi yönündeki beklenti ve ısrarlı talepleri rol oynamıştır. Başka türlü düşünmek onlara haksızlık olur. 17 Demokratik Açılım Süreci'ne rağmen terör devam ederse ne olacak? Terörle mücadelede kesinlikle bir zafiyet yaşanmamıştır. Tüm kurumlarımız terörle mücadele konusunda üzerlerine düşeni eksiksiz yerine getirmişlerdir. Demokratik açılım süreci, işin terörizmle mücadele boyutunda büyük bir önem arz etmektedir.
Dünyanın hiçbir yerinde size silahla saldıranlara siz çiçek buketleri ile karşılık veremezsiniz. Kısa vadede silaha karşı silahla mücadele edilir. Ancak hiçbir zaman silahla kesin ve kalıcı çözüm elde edilememiştir.
Terörle mücadele eksiksiz bir şekilde ve tam bir kararlılıkla devam edecek ama eş zamanlı olarak terörü doğuran, besleyen ve terör için istismar zemini olan ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve diğer nedenler de ortadan kaldırılacaktır. 18 Geçmişte chp tarafında "Doğu veya Güneydoğu sorunu" veya "Kürt sorunu" başlıklarıyla raporlar hazırlanmış veya hazırlatılmıştır. chp bu sürece niçin karşı çıkmaktadır? Cumhuriyet Halk Partisi, 1990'da SHP Raporu, 1996 CHP TUNCELİ RAPORU, 1999 CHP DOĞU GÜNEYDOĞU RAPOR'larını hazırlamıştır.
Bu raporlarda, bugün AK PARTînin dile getirmediği, önermediği birçok ileri öneri ve görüş yer almıştır.
Bugün CHP Liderinin AK PARTi'yi çok çirkin bir üslupla eleştirdiği birçok konu, bu CHP raporlarında yer almış, savunulmuştur. Örneğin, AK PARTİ herkesin anadilini konuşması, anadilini öğrenmesi, anadilinde yayın yapması gibi en insani hakları savunurken, CHP Lideri bunları "bölücülük" olarak suçlamaktadır. Oysa kendi hazırladıkları raporda, "özel okullarda anadilde eğitim hakkı" dahi bulunmaktadır.
CHP çok açık bir tutarsızlık sergilemektedir.
Üstelik, CHP'nin hazırladığı bu raporlar, CHP'nin resmi internet sitesinde bu broşürün hazırlandığı tarihte dahi yer almaktadır.
Aynı tavır Alevi kardeşlerimizin meselesinde de sergilenmiştir. Tüm ülkenin acı bir hatıra olarak hafızasına kazınan Dersim Olayları, CHP yöneticileri tarafından övülmüştür.
CHP, bu sürecin AK PARTİ tarafından cesaretle yürütülmesinden rahatsız olmakta ve adeta "AK PARTİ kazanmasın da, ülkeye ne olursa olsun" tavrı sergilemektedir.
Şurası da son derece önemlidir: AK PARTİ bir Türkiye partisidir. 81 vilayetin 80'inden milletvekili çıkarmış, 7 coğrafi bölgenin T'sinde birinci parti olmuştur. AK PARTİ tüm Türkiye'yi kucaklayan, Türkiye'nin tamamına hitap eden bîr partidir.
CHP ve MHP ise seçimlerde belli bölgelere, belli illere sıkışıp kalmış, bir Türkiye partisi olmaktan uzaklaşmıştır.
Dolayısıyla, zihinlerinde böldükleri, zihinlerinde dışladıkları bir bölgenin meseleleri de bu partileri ilgilendirmemekte, süreci bu nedenle baltalama mücadelesi vermektedirler.
Genel Başkanımız ve Başbakanımız, 2010 Mali Yılı Bütçe açılış konuşmalarında bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:
Böyle büyük bir projede, böyle anlamlı bir süreçte, istedik ki muhalefet de bizimle olsun, yanımızda olsun, yanımızda olmasa bile desteğini versin, katkısını versin, yapıcı eleştiride bulunsun...
Ama bakıyoruz, yaklaşık 4 aydır, slogan atmaktan, nutuk söylemekten, bizi ihanetle, hıyanetle suçlamaktan, iftira atmaktan, karalamaktan, ülkenin moralini bozmaktan başka hiçbir şey, ama hiçbir şey yapılmıyor... Destekten vazgeçtik, muhalefet köstek oluyor, takoz oluyor... Süreci sabote etmek, provoke etmek, tahrik etmek kime ne sağlar? Diyorlar ki, ülkeyi geriyorsunuz, ülkeyi bölüyorsunuz... Peki, üç aydır bizim attığımız hangi adım, açılım sürecinin hangi başlığı ülkeyi geriyor, ülkeyi bölüyor? Soruyorum, attığımız hangi somut adımı çıkıp eleştirdiniz? Attığımız hangi adıma alternatif ürettiniz?
Gerilim üreten, sizin hayali senaryolarınız, kara kampanyalarınız, iftira ve tahriklerinizdir.
Bu millete, bu gençlere, bu analara, bu babalara mutlu ve müreffeh bir gelecek umudunu neden çok görüyorsunuz?
Geldiğimiz noktada açılımın çerçevesi belli oldu. Hala sorumsuz bir şekilde kara kampanyaya devam ediyor, gündemimizde olmayan konularla halkımızın kafasını karıştırmaya, umutsuzluk yaymaya, karamsarlık yaymaya devam ediyorsunuz...
Sayın Baykal'dan ve grubundan rica ediyorum... Kameraysa işte burada kamera var... Mikrofonsa burada mikrofon var... Milletin izlemesini istiyorsa, işte millet izliyor... Lütfen sonuna kadar dinleme tahammülünü gösterin... Umarım yine sinirlenip çıkıp gitmezsiniz... 1990'da SHP Raporu, 1996 CHP TUNCELİ RAPORU, 1999 CHP DOĞU GÜNEYDOĞU RAPORU'nu hazırladınız... Bugün bizim bile dile getirmeye cesaret edemeyeceğimiz çok uç önerileri o raporlarda dile getirdiniz... 1991 seçimlerinde Halkın Emek Partisi ile ittifak yaptınız, Doğu ve Güneydoğu'dan 18 milletvekilini Meclis'e taşıdınız... Bu raporları hazırlayan, bu ittifakları yapan bir partinin, bugün bizi gafletle, dalaletle, hıyanetle itham etmesi hakka sığar mı? İnsafa, ahlaka sığar mı?
Tüm bu raporlar, tüm bu ittifaklar, bu isimler ortada dururken, bizi illegal örgütlerle ittifak halinde göstermek, kamuoyunda böyle bir izlenim oluşturmaya çalışmak reva mıdır? Bugün geldiğimiz noktada, kimin kiminle aynı safta, kimin kimlerle aynı çizgide durduğu, kimlerin birbiriyle örtülü ittifak yaptığı apaçık ortaya çıkmıştır...
Bu millet demokratik açılımı, Milli Birlik ve Kardeşlik sürecini geniş bir mutabakatla desteklerken, kimlerin bunun karşısında durduğu, kimlerin bunun karşısında saf tuttuğu da net olarak görülmüştür... 19 mhp'nin Demokratik Açılım Süreci'ne aşırı tepki vermesinin sebebi nedir? Geçmiş seçimlerin gerçekleştiği koşullar ile sonuçlarını sosyolojik bir tahlile tabi tuttuğumuzda terörün artış gösterdiği dönemlerde MHP'nin oylarında bir artışın meydana geldiği görülmüştür.
12 Eylül 1980'deki Askeri darbeden önce sağ-sol komünist-antî komünist ve diğer çatışma alanları üzerinden siyaset yapan MHP bu dönemde en yüksek oyunu 1977 seçimlerinde almış, (%6. 7) 16 milletvekili çıkarmıştır. Türk siyasi tarihinde ciddi bir varlık gösteremeyen MHP, Doğu ve Güneydoğu'daki terörün 90rlı yıllarda iyice tırmanması ile 1999 seçimlerinde tarihindeki en yüksek oy oranına ulaşmıştır. (%18) 3 Kasım 2002 seçimlerinde, 57. hükümetin 2. büyük ortağı olan MHP, başarısız performansı, Abdullah Öcalan'ın tutuklanmasıyla birlikte iyice azalan terör eylemlerinden dolayı yeniden barajın altında kalmıştır.
22 Temmuz 2007 seçimlerinin öncesinde terör olaylarındaki tırmanış, halkta reaksiyona yol açmış, MHP neredeyse bütün şehit cenazelerinde maalesef cenaze merasimlerinin formatının çok dışında bîr tutum ve davranış sergilemiş ve 22 Temmuz 2007 seçimlerinde %15 oy alarak tekrar meclîse girmiştir.
Tez-antitez mantığına dayalı olarak varlığını sürdüren MHP, demokrasinin çoğulcu vasfını, Türkiye'nin dünya ile entegrasyonunu, farklılıkların zenginlik olduğu hakikatini bir türlü içine sindirememiştir.
İşte görüldüğü gibi bu partiler milletin ana damarından beslenen partiler değil sorunlu sosyal olaylar üzerinden varlık bulan siyasi hareketlerdir ve bundan dolayı da sorunların çözüm yolunu hep tıkama yoluna gitmişlerdir. Demokrasinin sorun çözme işlevinden ürken partilerdir.
Bundan dolayı da AK PARTİ'ye somut alanlar özerinden muhalefet edemedikleri için de sadece hamaset üzerinden bîr karşıtlık içinde olmaktadırlar.
Milliyetçilik, ülkeyi ve milleti sevmekse, ülkemizin gelişmesi kalkınması; halkımızın refah içersinde huzur ve barışla hayatı paylaşması için AK PARTi'nin ne kadar büyük bir çaba ve gayret içersinde olduğu malumdur.
Demokratikleşme, bölücülüğün ayrımcılığın çaresi ve ilacıdır. Demokratikleştiği için bölünen ülke yoktur. MHP ve CHP'nin "birlik ve beraberlik" söylemi, görünüşte olumlu görülse de, bu iki parti de fiiliyatta inkarcı ve ayırımcı politikalara sahiptirler.
Genel Başkanımız, MHP'nin tavrını da 2010 yılı Bütçe Görüşmeleri açılış Konuşmasında net olarak ortaya koymuştur:
"Şimdi bakıyorum, DTP'nin uç eleştirilerinin benzerini MHP yapıyor. DTP, PKK'nın muhatap alınmamasını, terör örgütüyle müzakere yapılmamasını eleştiriyor. MHP, PKK'nın muhatap alındığını, terör örgütüyle müzakere edildiğini söylüyor.
DTP, PKK'nın tasfiye edilmeye çalışıldığını; MHP, terör örgütünün meşrulaştırılmaya çalışıldığını söylüyor. DTP, terör örgütüne ve DTP'nin taleplerine sırt dönüldüğünü, ciddiye alınmadığını, devre dışı bırakıldığını; MHP, terör örgütüne ve DTP'ye taviz verildiğini söylüyor. İki tarafın söylemleri bile, hükümetin gerçekte ne yaptığını ve ne yapmadığını ortaya koyduğu gibi, hükümetin ne kadar doğru bir yolda olduğunu da gösteriyor.
20 Şubat 2001'de 9 banka mesai saatleri dışında Merkez Bankası'ndan 4 milyar doları hortumladılar ve sadece 1 günde 1 katrilyon 635 milyar TL para kazandılar.
Adeta Merkez Bankası'na bir enjektör dayandı ve bu milletin kaynakları, kazançları, alınteri o enjektörle çekildi. Sayın Bahçeli, siz o dönemde Başbakan Yardımcısıydınız, Hükümeti oluşturan koalisyonun ortağıydınız.. . Hesap sordunuz mu? Gereğini yaptınız mı?
Allah Aşkına, birilerini bölücülükle, ihanetle suçlamak sizin haddinize mi?
"Bizim dönemimizde terör durdu" diyorsunuz.. . Bütün istatistikler, bütün veriler, olay sayıları, şehit sayıları elimde.. . Şehitlerimize olan saygımdan bu rakamları açıklamıyorum. Sizin döneminizde terör durmadı, bitmedi, olaylar sona ermedi, üstelik elinize eşsiz bir fırsat geçtiği halde o terörün kökünü kazımadınız, kazıyamadınız ve terörü bugünlere taşıyan siz oldunuz.
Terörle mücadele edilmiyor diyerek bu ülkenin askerine, polisine, jandarmasına, korucularına haksızlık, insafsızlık ediyorsunuz, terörle mücadelede onların şevkini siz kırıyorsunuz. Defalarca sınırötesi harekât yapıldı; birçok olay daha gerçekleşmeden durduruldu, suçlular yakalandı; şu anda Mehmetçik, Aralık ayının soğuğunda, karında, kışında dağlarımızda ülkesi için, milleti için gözünü kırpmadan görev yapıyor. Bütün şehirlerimizde polisimiz, jandarmamız özveriyle güvenliği tesis etmenin gayreti içinde.. . Ne hakla Terörle mücadele edilmiyor dersiniz?
Ne hakla bu ülkenin emniyet güçlerinin kararlılığını sorgulamaya kalkarsınız? Bu ülkenin emniyet güçlerine bu muameleyi nasıl reva görüyorsunuz? 81 vilayetin tamamında varız.. . Ülkenin 780 bin kilometrekaresinin tamamında siyaset yapıyor, tamamının dertlerine deva olmaya çabalıyoruz. Bu ülkenin çimentosu biziz.. . Peki siz? Türkiye'nin yarısında yoksunuz.. . Doğu'ya, Güneydoğu'ya, oradaki illerimize gitmiyorsunuz, oralarda çalışmıyorsunuz, oralarda siyaset yapmıyor, siyaset üretmiyorsunuz.. .
Ülkeyi zihninizde bölmüşsünüz, siyasetinizde bölmüşsünüz, cümlelerinizde, kelimelerinizde bölmüşsünüz.. . Bu ülkenin bir bölümünü zihninizden ve siyasetinizden silmişsiniz.. . Bölücü kim? Bölen kim? Ülkenin bir kısmını yok sayan kim? Bin yıllık kardeşlikten bahsediyor, bunu slogan haline getiriyorsunuz.. . Peki, Hakkâri'deki kardeşlerinizi ne zaman hatırlayacaksınız? Van'daki kardeşlerinizi, Diyarbakır'daki kardeşlerinizi ne zaman hatırlayacaksınız? Ne zaman onların halini hatırını soracak, "bir derdiniz var mı" diye ne zaman yanlarında olacaksınız?
Kardeşlik zor zamanlarda belli olur.. . Zor zamanlarda kardeşler kucaklaşır.. . Zor zamanlarda kardeşler birbirine destek olur.. . Siz ne zaman kardeşlerinizle kucaklaşacaksınız?
Siz Kürt kardeşimiz bile diyemiyor, Kürtçe konuşan kardeşimiz diyorsunuz. Allah'ın Kürt olarak yarattığı bir insana Kürt olduğunu söylemek bir lütuf mudur, bir bölücülük müdür?
Türkiyelilik kavramını bölücülük, ihanet olarak niteliyorsunuz. Türkiyeliyim demek, Türkiyeli olduğunu söylemek niçin ihanet olsun? Türkiye halkı ifadesini kullanan Atatürk de mi bölücüydü, Türkiye halkı ifadesini kullanan Genelkurmay Başkanımız da mı bölücü? Ayıptır,
ayıp.. .
Bizim bin yıllık kardeşliğimizin neresinde inkâr var, yok saymak var, insanların etnik kökenlerini sorun olarak algılamak var? Bizim kardeşliğimiz tüm farklılıklarımızı zenginlik olarak gören, yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven, kimseyi hor görmeyen bir anlayışa dayanıyor. Bizim bin yıllık kardeşliğimizde kafatasçılık yok, bizim kültürümüzde iftira atmak, aşağılamak, hakaret etmek, insanları ihanetle suçlamak
yok.. .
Bu ülkenin Başbakanı olarak tam 3 kez randevu istedim, vermediniz. Bunu kardeşlik hukukunun neresine sığdırıyorsunuz, Türk misafirperverliğiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
Hiç kusura bakmayın.. . Şehitlerimizi istismar ederek, şehit kanlarını istismar ederek, şehit ailelerini tahrik ederek, kullanarak, çirkin senaryolarınıza malzeme yaparak daha fazla siyaset üretemezsiniz. Bu millet de, sizin kendi tabanınız da bundan rahatsız. Bu surecin AK PARTİ tarafından başlatılması JJ 20 Bu sürecin AK PARTİ tarafından başlatılmasının önemi nedir? AK PARTİ, etnik, bölgesel ve dini milliyetçiliği ve ayrımcılığı reddeder.
Tüm halkımızı kucaklayan bir anlayışa sahip olan AK PARTi'nin bu özelliğinden dolayıdır ki son seçimlerde 63 ilde 1. parti, 18 ilde de 2. parti olmuştur.
Türkiye'nin 81 ilinin 80'inde milletvekili bulunan 7 bölgede 1. parti olan AK PARTi'nin bir bölgeyi diğer bölgeden üstün tutan, bir etnik unsuru diğerine tercih eden bir tavrı olamaz.
Bir bölgeyi, bir kesimi memnun eden bir politika, bir proje, eğer diğer bir bölgeyi ve kesimi rahatsız ediyorsa AK PARTi'nin böyle bir politikası, böyle bir projesi olamaz.
Genel Başkanımız ve Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, her fırsatta Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi'nin bir devlet projesi olduğunu ve muhatabın da millet olduğunu ifade etmiştir.
Yine Genel Başkanımızın sık sık tekrarladığı şu ifadeler de AK PARTi'nin samimiyetini en bariz şekilde ortaya koymuştur:
"Bu ülkeye artık çeteler, mafya, hukuk dışı örgütlenmeler istikamet çizemez.
Terör, bu ülkenin değişmez kaderi olamaz; bu ülke genç insanlarını artık daha fazla teröre feda edemez. Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum, bütün kalbimle söylüyorum, bana bedeli her ne olursa olsun, cesaretle söylüyorum, kararlılıkla söylüyorum.. .
Ve her zaman söylediğimi burada bir kez daha tekrar ediyorum: Ben kaybedeyim, partim kaybetsin.. . Yeter ki bu ülke kaybetmesin, yeter ki bu millet kaybetmesin.
(Turgut Özal Hamle ve Düşünce Derneği Ödül Töreni Konuşması - 29 Aralık 2009) 21 Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yapılan bunca yatırıma, müşfik ve adil politikalara rağmen yine terör durmuyor, Terör örgütü ve onun savunucusu siyasi parti istismara devam ediyor? Bu nasıl izah edilebilir? AK PARTİ herhangi bir etnik kesimi veya inanç grubunu diğerinden daha fazla memnun etme çabası içinde değildir.
AK PARTİ hükümetleri, her vesileyle belirtildiği gibi, ülkemizin her bölgesinin beldesinin kalkınmasını, buralardaki halkımızın refah ve mutluluğunu temin etmek için gayret göstermektedir.
AK PARTi'nin amacı tüm insanlarımızı memnun etmek ve istismar alanlarını ortadan kaldırmaktır.
Adil yaklaşım ve uygulamalar sadece doğu ve güneydoğu bölgesine değil, diğer bölgelere göre daha az gelişmiş İç Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerine de uygulanmıştır.
Ayrıca ekonomik teşvik uygulamalarında illerin hangi bölgede olduğuna bakılmaksızın, gelişme düzeyine göre işleme tabi tutulmuştur.
Doğu ve Güneydoğu'ya yapılan yatırımlar, götürülen hizmetler terör örgütünü veya onun savunucusu siyasi partiyi memnun ve tatmin etmek için değil, bir bütün olarak halkımızı memnun ve tatmin etmek için yapılmıştır.
Etnik kökene dayalı siyaset yapan partilerin aldığı oy, bunların sınırlı bir temsile sahip olduğunu göstermektedir. Doğu Anadolu Bölgesi'nde de Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde de AK PARTİ birinci partidir.
Aslında terör örgütleri, kalkınmanın olmadığı, yatırım ve hizmetlerin gitmediği, işsizliğin diz boyu olduğu baskıcı uygulamaların bulunduğu ortamlarda kendisine daha fazla taraftar bulur. Bir yandan terörle silahlı mücadele verilirken diğer yandan terörün ürediği ve beslendiği ortamların ortadan kaldırılması gerekiyor.
Doğu ve Güneydoğu'ya yapılan yatırımlar ve götürülen hizmetler, terör örgütüne verilmiş tavizler değil, tıpkı diğer bölgelere yaptığımız yatırımlar ve götürdüğümüz hizmetler gibi devletin yapması gereken asli görevleridir.
Cehalet sefalet işsizlik, şiddet ve baskı, temel insani hizmetlerden mahrumiyet farklılıkların gözardı edilmesi ve benzeri hususlar terör örgütü ve onun yandaşlarının arayıp bulamayacağı şeylerdir.
Doğu ve Güneydoğu vilayetlerimizin kendi kaderine terk edilemeyeceğini, terör bahane edilerek buralara gerekli hizmetlerin götürülmemesinin vahim bir hata olacağını Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, 20 Ekim 2008 tarihinde Dicle Üniversitesi'ndeki konuşmasında çok net bir biçimde ortaya koymuş ve AK PARTi'nin farklılığını vurgulamıştır:
"Bunun altını çizmek istiyorum. Yıllar yılı bu böyle olmadı mı? Terör örgütü her türlü gelişmeyi, yatırımı sabote etmeye, devletin milletle bağını kesmeye çalışmadı mı? Terörü bahane eden yönetimler de yatırımları. Demokratik ve ekonomik adımları geri plana atmadı mı? Biz millete hizmette sınır, engel bahane tanımıyoruz. Terörü, hiçbir yatırımı, hizmeti ertelemenin bahanesi olarak görüp terörün ekmeğine yağ sürmüyoruz, sürmeyeceğiz. "
Etnik kökene dayalı siyaset yapan partileri Kürt vatandaşlarımızın yegâne temsilcisi, sözcüsü gibi görmek vahim bir hatadır. AK PARTi'de 70'in üzerinde Kürt kökenli milletvekili vardır. Ama AK PARTî'li Kürt milletvekilleri bir yandan yasama ve denetim görevlerini yaparken, öte yandan temsil ettikleri illerdeki halkın insanca yaşaması için ne gerekiyorsa onu temin etmekle meşguller. Onlar hem kendi illerinin hem de tüm Türkiye'nin milletvekilleri olduklarının bilincindedirler.
AK PARTİ Türkiye'de siyaseti farklılaştırmış, soy sop milliyetçiliğine ve ideolojilere dayalı bir alan olmaktan kurtarıp bîr hizmet aracına dönüştürmüştür. Bu hizmet her bir vatandaşımızın en temek hakkıdır. AK PARTİ uç ideolojiler platformunda değil demokratik değerler platformunda siyaset yapmaktadır.
72 milyon insanın kardeşlik iklimini bozmağa yeltenen, farklılıklarımız üzerinden siyasi ve ideolojik rantlar devşirmeğe çalışan partiler, örgütler, kesimler ve insanlar dün vardı, bugün vardır ve yarın da olacaktır. Mühim olan halkımızın bunlara karşı uyanık ve duyarlı olmasıdır.
Nitekim Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, kardeşliğimiz, ruh ve gönül dünyamızdaki birlikteliğimiz için 11 Ağustos 2009 tarihinde TBMM'ndeki AK PARTİ Grubu'nda söylediği şu sözler her şeyin adeta özü ve özetidir:
"Binlerce yıldır bir arada yaşayan, kız alıp-kız veren, birbirine akraba olan, birbirine kardeş olan, et ile tırnak haline gelen Türk ile Kürdü, Laz ile Çerkez'i Boşnak ile Gürcü'yü birbirinden ayırmak, birbirine düşman eylemek mümkün müdür, muhtemel midir?
Türkiye'nin bir zenginlik olarak gördüğümüz tüm farklılıklarını birbirinden ayırmak, birbirine rakip ve düşman gibi göstermek, kimin haddinedir?
Selahaddin Eyyubi'nin sancağı altında, Kudüs'ü fethederek, orayı bir barış ve huzur şehrine çeviren ordunun neferleri biz değil miydik?
Çaldıran'da Yavuz Sultan Selim'in ordusunda birbirine kardeş olan biz değil miydik? Yemen'de, Çanakkale'de Sarıkamış'ta, Kut-ül Amare'de vatan topraklarını birlikte savunan, birlikte şehit olan, birlikte gazi olan biz değil miydik?
Kurtuluş Savaşı'nın kahraman evlatları hep birlikte biz değil miyiz?
Cumhuriyeti kuran ve ortak idealler, ortak hedefler doğrultusunda yüceltenler bizler değil miyiz?
İstiklal Marşı'nı dinlerken hepimizin gözleri yaşarmıyor mu?
Fuzuli'nin şiirleri nasıl ruhumuza hitap ediyorsa, Ahmedi Hani'nin dizeleri de aynı şekilde bizi duygulandırmıyor mu?
Neşet Ertaş "Gönül Dağı" dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor. Aynı şekilde Şivan Perver "Halepçe" dediğinde, "Hazal" dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz.
Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan bu toprakların mayasını yoğururken, Cudi'nin, Munzur'un eteklerinde dolaşan Dengbejler (kürt halk ozanları) aynı topraklara aynı kardeşlik mayasını atıyorlar.
Horon bizim horonumuz.. . Zeybek bizim zeybeğimiz.. . Halay bizim halayımız.. . Zılgıt bizim zılgıtımız.. .
Bizi birbirimizden ayırmak kimin haddi? Bizim kardeşliğimize kastetmek kimin haddi? Bizi birbirimize düşürmek, düşman eylemek kimin haddi? Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşlarını birbirine ayrı gayrı görmek kimin haddi?
Bu ülkede Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üst kimliği altında yer alan her etnik kökendeki insan, Türküyle, Lazıyla, Kürdüyle, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, bizim kardeşimizdir, buna kimse gölge düşüremez.
Değerli kardeşlerim, evlat acısından daha büyük bir acı yoktur. Allah hiç kimseye bunu yaşatmasın, hiç kimsenin ocağına bu ateşi düşürmesin.
Ama son 25 yıldır, ülkemin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde nice annelerin, çalan her telefonla yürekleri ağızlarına gelmiştir.
Elleri telefona uzanırken, hasret gidermekle, şahadet haberini almak, ölüm haberini almak arasındaki derin uçurumda kaldılar. Bunu gittiğim bir evde yaşadım, bir şehit evinde.
Oğlum dün beni aradı dedi, anne ben şu anda bir yola çıktım gidiyorum, dua et, ama şahadeti de özlüyorum dedi. 24 saat sonra oğlumun bu haberini aldım, dedi.
Göğsündeki, cebinden çıkmış olan emanetleri bana gösterdiklerinde de orada hakikaten benim de dünyam sarsıldı. Çünkü oradan isabet almıştı.
Hangi annenin yüreği dayanır buna? Hangi annenin kalbi bu acıyı taşır? Hep derler ya.. . "Büyüttüm Besledim Asker Eyledim/Gitti de Gelmedi Yavrum Buna ne Çare" diyerek ağıtlar yakan bir anneyi hangi etkileyici söz teselli edebilir?
Yaklaşık 30 yıldır nice annemiz, telefon başında, Ağrı Dağı gibi, Munzur Dağı gibi, Cudi gibi, Erciyes gibi, Kaçkar gibi olduğu yere yığılıp kaldı, hep bunu yaşadık.
Babaların gözyaşı sel oldu içine aktı.
Anneliğin ideolojisi yoktur.. . Anneliğin siyaseti yoktur, sağcılığı, solculuğu yoktur.. .
Oğlu her ne sebeple hayatını kaybetmiş olursa olsun.. . Yozgat'taki anne ile, Hakkari'deki anne, oğullarının başında aynı duayı ediyorsa, evladı için Yasin ve Fatiha okuyorsa, cemaat aynı kıbleye dönüyorsa, burada çok ciddi bir yanlış olduğu ortadadır.
Bu süreçten hiçbir tarafın kazançlı çıkmayacağı aşikârdır.. . Ama kaybedenin Türkiye olduğu, kaybedenin vatanımız olduğu, kaybedenin milletimiz olduğu, ülkemizin geleceği olduğu aşikardır.
Kaybedenin anneler olduğu, babalar olduğu aşikardır. " 22 Kandil Dagı'ndan ve Mahmur Kampı'ndan gelenlerin ülkeye girişi esnasında Habur'da, Silopi'de ve sonrasında sergilenen görüntülere ne denir? Türkiye'de terörün devam etmesinden kendisine menfaat sağlayan çıkar şebekelerinin olduğu asla unutulmamalıdır.
Dünyada savaş taraftarı lobiler olduğu gibi, Türkiye'de terör etrafında oluşmuş bir sektör var.
Bu sektörden nemalanan kimseler, Demokratik açılımdan yana gibi görünseler de aslında el altından süreci baltalıyorlar, sabote ediyorlar.
Kandil ve Mahmur'dan gelen 34 kişinin Türkiye'ye gelmesi dolayısıyla Habur, Silopi ve Diyarbakır'a kadar olan yol güzergâhında sergilenen görüntüler asla tasvip edilemez.
Başta Sayın Başbakanımız olmak üzere hükümetimizin ve partimizin tüm yetkilileri bu durumu çok net bir dille kınamış ve tekrarına asla müsaade edilemeyeceği ifade edilmiştir.
Bu süreçte CHP, MHP ve diğerlerinin yanlış yapması ve yanlış görüntüler sergilemesi bizi doğrularımızdan vazgeçirmeyecektir.
Devlet adına, millet adına ve bireyler adına doğru olan neyse onu yapıyoruz ve yapacağız.
AK PARTİ Programı'nda Doğu ve Güneydoğu başlıklı bölümde yer alan şu cümleler partimizin konuya bakışını çok net ifade etmektedir:
"Bürokratik otoriter devlet anlayışına yaslanan çözümler, sadece asayiş mantığına dayandığı için uzun vadede sorunları daha da derinleştirmektedir.
Buna karşılık demokratik devlet anlayışı çerçevesindeki yaklaşımlar, ilk anda endişeyle karşılansa da uzun vadede milletimizin birlik ve bütünlüğünü pekiştiren sonuçlar doğurmaktadır. "
Bu süreçte gözümüze, gönlümüze batan, bizi rahatsız eden bazı görüntüler, söylemler veya eylemler olabilir. Ancak biz, başkalarının yanlışlarından yola çıkarak kendi doğrularımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Bir hastalığı tedavi için atılan adımlar sıkıntı üretmek için değil rahatlama sağlamak için yapılır. Eğer hasta narkoza, acıya icabında kanamaya, ilaçların tatsızlığına ve acılığına tahammül etmezse, etmek istemezse kendisini ölüme mahkûm edebilir.
Yılların getirdiği, kin ve nefretlerin beslediği ölüm ve gözyaşlarının katmerleştirdiği, birçok ard niyetli çevrenin kaşıdığı, birçok menfaat grubunun bitmesini istemediği bir sorunla karşı karşıyayız.
Unutulmasın ki, zafer kazananlar, hep riskleri göze alanlardır.
Geçici sıkıntılara katlanmak istemeyenlerin kalıcı sıkıntılarla yaşamağa hatta ölmeğe razı olmaları gerekir. 23 Bugüne kadar AK PARTİ iktidarında Demokratikleşme adına neler yapıldı, bundan sonraki süreçte neler yapılacak? AK PARTi'nin bu alandaki en belirgin adımı tıpkı parti programında da belirtildiği gibi sorunların demokrasi ve hukuk yoluyla çözülmesine imkân tanıyan bir atmosferin oluşturulmasına çalışmaktır.
Bu bağlamda AK PARTİ iktidarının ilk gününden itibaren halkımızı hak ettiği demokratik yaşam standardına kavuşturması için reform niteliğinde bir dizi çalışma yaptı ve yapmaya devam etmektedir. Hükümetlerimizin attığı demokratikleşme adımlarının bazılarını hatırlatmak gerekirse;
• Hükümet olarak, insan haklarına saygının ve demokratikleşmenin bir göstergesi olmak üzere göreve gelir gelmez olağanüstü hal uygulamasına son verdik.
• Düşünce ve ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve terörle mücadele alanındaki aksaklıkların giderilmesi amacıyla Terörle Mücadele Kanunu'nda değişiklikler yapılmıştır. Değişiklikle, terör yeniden tanımlanmış ve terör suçları yeni Türk Ceza Kanununa göre yeniden sayılmıştır.
• Türk Vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kurslar açılabilmesi imkânı sağlanmıştır. Bu çerçevede kürtçe özel kursların açılması ile ilgili bir engel kalmamıştır.
• Türk vatandaşlarınca günlük yaşamda geleneksel olarak kullanılan farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması yasal hayatta güvenceye kavuşturulmuş olup, önceleri TRT 3'le başlayan kısmi yayınlar, TRT Şeş'in yayın hayatına başlaması ile arzulanan düzeye gelmiştir.
• İnsana saygı esasına dayanan özgürlükçü karakteri ön planda bir ceza hukuku düzeni kurulması amacıyla Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve Denetimli Serbestlik Kanunu çıkarılarak yeni bir ceza adaleti anlayışına geçilmiştir.
• Bugün Türkiye, artık faili meçhullerle, yargısız infazlarla, işkence ve kötü muamelelerle anılmayan bir ülke haline geldiyse, bunda Hükümetimizin kararlı ve ısrarlı mücadelesi belirleyici olmuştur. "İşkenceye sıfır tolerans" politikası çerçevesinde yaptığımız yasal değişiklerle, işkence ve kötü muamelenin tanımı genişletilmiş, verilen cezalar artırılmış ve bu cezaların tecili ve paraya çevrilme imkânı kaldırılmıştır.
• Demokratik bir yönetimin hayata geçirilmesi için, sivil toplumun güçlenmesi ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması amacıyla, 5253 sayılı Dernekler Kanunu yürürlüğe konulmuş ve bu suretle dernek kurma hakkına getirilen kısıtlamalar kaldırılarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun olarak örgütlenme özgürlüğü sağlanmıştır. • Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanımının daha demokratik temele dayandırılması amacıyla 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda gerekli değişiklikler yapılmıştır.
• Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişikliklerle siyasi partilere üyelik ve partilerin işleyişi konularında daha demokratik kurallar getirilmiş, siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılmış, Anayasa Mahkemesi'nin siyasi partilerin kapatılmasına karar vermesi için beşte üç çoğunluk şartı getirilmiştir.
• Açık şeffaf ve hesap veren yönetim anlayışının gereği olarak 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çıkarılmıştır.
• Olağanüstü dönemleri çağrıştıran ve yargı bağımsızlığı noktasında sürekli tartışma konusu olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de 2004 yılında hukuk sistemimizden çıkartılmıştır.
AK PARTİ iktidarında, demokratikleşmenin ve yerelleşmenin bir gereği olarak, belediyeler ve il özel idareleri, Anayasamızda belirtilen "yerinden yönetim" ilkesi çerçevesinde yeniden ele alınmıştır. Yalnız bu yaklaşım bölgesel bir yaklaşım değildir. Tüm ülkeyi içine alan bir reform sürecidir. Bu çerçevede;
5393 sayılı Belediye Kanunu,
5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu,
5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu,
5355 sayılı Mahalli İdare Birlikleri Kanunu,
5779 sayılı İl Özel İdarelerine Ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun
kabul edilerek yerel yönetimler görev, yetki ve kaynak bakımından güçlendirilmişlerdir.
• Hükümetlerimiz döneminde terör ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören vatandaşlarımızın bu zararlarının hızlı, etkin ve adil bir şekilde karşılanması amacıyla 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun 27. 07. 2004 tarihinde yürürlüğe konmuş ve etkin bir şekilde uygulanmış, bugüne kadar zarar tutarı olarak vatandaşlarımıza 1 Milyar TL ödenmiştir.
• Başta güvenlik olmak üzere çeşitli nedenlerle köylerinden ayrılan ailelerden geri dönmek isteyenlerin iskân edilmeleri amacıyla başlatılan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi 14 ilimizde yürütülmektedir.
• Güvenlik gerekçesiyle toplam 62. 448 haneden 386. 360 vatandaşımız köylerinden göç etmiş olup, bunlardan 25. 001 haneden 151. 469 vatandaşımızın köylerine geri dönüşü sağlanmış ve bu çerçevede toplam 83 milyon TL harcanmıştır.
• Demokratik Açılım Süreci, ülkemizdeki Demokrasinin standartları, AB ülkelerindeki seviyeye gelinceye kadar devam edecektir. Dolayısıyla bir paketten değil bir süreçten söz ediyoruz. • Kısa, orta ve uzun vadede yapılacaklar vardır. Kısa vadedeki düzenlemelerin çoğu idari tasarruflarla yapılabilecek şeylerdir. İnsanımıza ve devlete güveni esas alan yaklaşımlar işin özünü teşkil etmektedir.
• Farklı dil ve lehçelerde kursların açılabilmesine imkân sağlayan bir yönetmelik değişikliği,
• Köy ve belde isimlerinin gereği halinde sakinlerin arzusu istikametinde değiştirilebilmesi,
• Yol aramalarının asgariye indirilmesi, trafikte şüpheli olmayanlarla ilgili çevirmelerin yapılmaması,
• Yayla yasaklarının kaldırılması,
• Belediye ve Devlet Tiyatrolarımda bazı eserlerin Kürtçe olarak sahnelenebilmesi.
• Anadolu coğrafyasında yaşamış kimi edebiyatçıların Kürtçe yazılmış bazı eserlerinin devlet desteğiyle basılması gibi tasarruflar kısa vadede atılabilecek adımlardır.
• Orta vadede kanun değişikliği ve bazı kurumların kurulmasını gerektiren bazı adımlar atılacaktır:
• Farklı dil ve lehçelerde propaganda yapılabilmesi için siyasi partiler kanununda değişiklik,
• İlçe ve illerin isimlerinin eskiden kullanılan isimlerle değiştirilebilmesi için kanun değişikliği,
• Bağımsız Bir Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu kurulmasını öngören kanun,
• İnsan Hakları Kurumu'nun kurulmasına dair kanun,
• İşkenceye karşı Birleşmiş Milletler ihtiyari protokolü'nün onaylanmasına dair kanun çıkarılması ve ulusal önleme mekanizmasının kurulması,
• Bağımsız, kolluk şikâyet mekanizması'nın kurulması öngörülmektedir.
• Uzun vadede iser Türkiye'nin sivil ve demokratik bir anayasaya kavuşturulması hedeflenmiştir. Yeni Anayasa'da ilk üç madde ve Cumhuriyetin temel nitelikleri aynen korunacaktır.
Bunlar yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacakların şüphesiz ki bütünü değildir. Hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerinden taviz verilmemesi, insanın devlet için var olmadığı; ama devletin insan için var olduğu prensipleri, tam anlamıyla kamu ve sosyal hayatımıza hakim oluncaya kadar, ihtiyaçlar paralelinde yeni adımlar da atılabilecektir.
Başta zaten süreçle kastedilen de budur. 24 Suç işlemedikleri tespit edilen örgüt mensupları dağdan inip aramıza karıştığı zaman kendimizi güvende hissedebilecek miyiz? Son beş yılda 1000 kadar örgüt üyesi silah bırakarak dağdan inmiş ve normal hayatına dönmüştür. Bu insanların eli silahlı birer terörist olarak dağlarda olmaları mı daha iyi, silah bırakarak ailelerinin yanına dönmeleri mi daha iyi? Üzerinde durulması gereken konu budur.
Suç işlememiş kişilerin topluma kazandırılması için rehabilitasyon programı uygulanmaktadır. 25 Silah bırakarak dönen terör örgütü üyelerine iş, para ve konut verileceği iddiassı doğru mudur? Hayır doğru değildir. Hükümetimiz, hiçbir terör örgütü mensubuna maddi menfaatler karşılığında silah bırakma teklifinde bulunmamıştır ve bulunmayacaktır.
Terör ve şiddeti bir sorun çözme aracı olarak kabul eden kişilerin bu işi önce kafalarında ve ruh dünyalarında bitirmesi gerekir. 26 Kandil Dağı'ndan ve Mahmur'dan gelenlere özel muamele mi yapıldı? Diyarbakır Valiliği'nin, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığıma yaptığı başvuru üzerine, güvenlik gerekçesiyle savcılar Habur Sınır Kapısı'na gitmişlerdir.
Gelen 34 kişiden 29'u kayıtlara göre suçsuz bulunmuş ve hemen serbest bırakılmış diğer 5 kişi için mahkeme kurulmamış sadece Silopi'den gelen hâkimin kararıyla bu kişiler de serbest bırakılmıştır.
Hâkim ve Savcılar, bağımsız yargının mensuplarıdırlar. Hükümetin talimatı veya baskısı ile hareket etmeleri söz konusu olamaz. Bu uygulama ilk ve son uygulama değildir.
Gerekli hallerde farklı mahallerde özel amaçlarla sorgulama ve yargılamalar yapılabilir. Şu anda Ergenekon davasının Silivri'de görülmesi, Abdullah Öcalan'ın yargılanması bunun en tipik örneklerindendir. 27 Dağdan inenler suç işlerse illegal faaliyetlerle uğraşırlarsa ne olacak? Dağdan inmek kimseye dokunulmazlık kazandırmaz. Silahlan bırakıp normal hayatlarına döndükleri zaman suç işler veya suça bulaşırlarsa herhangi bir vatandaş, hangi muameleye tabi ise onlar da aynı muameleye tabi tutulur. 28 Ver! ver! ver! Ne zamana kadar, nereye kadar? diyenler vardır. Kime ne veriliyor? Kimse kimseye bir şey vermiyor. Arızaları gidermek taviz vermek anlamına gelmez. Bir insanın ana dilini konuşması, öğrenmesi, öğretmesi kendisinden sonraki nesillere aktarmak için gayret içerisinde olması, örfü, adeti ve geleneklerini yaşatarak yaşaması onun temel insani haklarındandır. İnsan hakları ve özgürlükler haktır. Haklar, kimsenin kimseye ihsanı olamaz.
Totaliter yönetimler insanların maddi veya manevi hayatını kolaylaştırmak için ne yaparlarsa bunu bir lütuf, bir ihsan olarak sunarlar.
Demokrasilerde ise farklılıklara saygı, farklılıkların görünürlüğü ve kendisini ifa de etmesi, farklılıkların eşitliği bir aldı-verdi ilişkisine bağlanamaz.
Bu ülkede yaşayan herkesin nefes alması, su içmesi neyse temel hak ve özgürlükleri de odur.
Bugüne kadar bunlar kısılmışsa veya verilmemişse suç bu hakları kullanacakların değil, bunları onlardan esirgeyen statükocu zihniyetindir.
Meselenin, Türkler Kürtlere bir şeyler veriyor veya Kürtler Türklerden bir şeyler alıyor bağlamında sunulması vahim bir hatadır.
Totaliter, jakoben, ırkçı, dayatmacı, asimile edici, inkarcı, baskıcı, şiddet yanlısı, zalim v.b sıfatlar toptancı bir anlayışla bir etnik unsur veya millet için değil; bireyler ve zihniyetler için kullanılır.
Ülkemizde her etnik grubu ve mezhep grubunu rahatsız eden, rencide eden aynı antidemokratik anlayışlardır.
Başbakanımız, bu hususu da 17 Aralık 2009'da Konya'da yaptığı konuşmada dile getirmiştir:
"30 yıldır bu ülkede devam eden terörden kim kazandı?
Kürt mü kazandı?
Türk mü kazandı?
Alevi mi, Sünni mi kazandı?
Doğu mu kazandı?
Batı mı kazandı?
Kim kazandı?
Kimin kazandığını ben size söyleyeyim.. .
Silah satan kazandı, mayın satan kazandı, uyuşturucu pazarlayan kazandı, gençlerin kanıyla beslenenler kazandı, şehitleri, dağa çıkanları istismar edenler kazandı.. .
Peki, kim kaybetti?
Sen kaybettin, ben kaybettim, gençler kaybetti, gençlerin anaları, babaları, eşleri, masum yavruları kaybetti.
Ülke kaybetti, millet kaybetti.. .
Akıl sahibi, mantık sahibi, vicdan ve insaf sahibi bir insan, bu manzaranın, bu tablonun böyle devam edip gitmesine rıza gösterebilir mi?
Bu durum böyle devam edip gidebilir mi?
Bu statüko bu şekilde sürdürülebilir mi?
Gençlerin ölümüne daha ne kadar tahammül edeceğiz? 29 Demokratik Açılım Süreci'nin sonucunda referandum yapılacak mı? Hayır, Çünkü temel hak ve özgürlükler referandum konusu olamaz. 30 Süreç içerisinde Koruculuk sistemi ne olacak? Koruculuk sistemi, teröre karşı geçici, palyatif bir tedbir olarak ihdas edilmiştir. Terör devam ettiği sürece Koruculuğun ortadan kaldırılması söz konusu olamaz. Terörün bitmesi halinde mevcut korucuların mağduriyetine yol açmayacak bir düzenlemeye gidilecektir.
|
|